sevdim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2025 Perşembe

"Çahve" ve dizi önerisi

Çok sevgili kayınvalidem (ünlü düşünür) B.ciğimin veciz bir sözü vardır; şöyle der: "Herkesin bir bağımlılığa ihtiyacı vardır". 

Seni bilmem, benim için bu doğru. Son haftanın keşif ve anında bağımlılığı şu mesela:

çavdar kahvesi

Çavdardan kahve benzeri bir toz yapmışlar (aslında yeni değil, 2. dünya savaşı sırasında kahve kıtlığında çavdar içtiklerini büyükbabamızdan dinlemiştik) ve hakikaten çok lezzetli ve kafein içermiyor. Fakat; dolu dolu 2 tatlı kaşığı toz, bir bardak su ve azıcık süt olacak. Bir kutu bir haftada tükendi, o kadar lezzetli.. Tavsiye edeyim dedim fakat gluten içeriyormuş, haberin olsun.

Diğer bağımlılığım tamamen glutensiz :)) Bir dizi önereceğim! Benden pek film, dizi önerisi çıkmaz biliyorsun, fazla ekran kullanmıyorum. Fakat bunun ilk bölümden bağımlısı oldum. Aşırı öneririm.

Evet yanlış görmüyorsun, o Claire Danes! Ben de şok oldum, Romeo ve Julliet'ten bu yana kaç sene geçmiş yahu? Danes (şaşkoloz yazar karakterini) çok iyi oynamış ama yanındaki Nile Jarvis'i oynayan Matthew Rhys (bak yine bir yerden çavdarı anımsıyoruz, gülme) hakikaten muhteşem bir performans gösteriyor, özellikle 4. bölümün son anlarındaki yüz ifadesi neydi öyle yahu!? Tırnaklarımı yiyerek (ve çavdar kahvemi içerek) izledim, aşırı tavsiye ederim.

Bundan sonrası spoiler içeriyor, izlemediysen lütfen okuma, hakikaten dizi son zamanlarda izlediğim en iyi diziydi ve bu yazacaklarım dizinin keyfini çıkartmana engel bir durum olacak çünkü. Hatta dur biraz nokta koyayım, gözün mözün de takılmasın...

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

Nile konusunda bir sorum var sana. Dizinin can alıcı noktasında biliyorsun Nile babasına telefon ediyor. Babası geliyor. Nile'ı sıcak bir duş almaya yolluyorlar. O anda, babasının sağ kolu diyor ki "şu anda önünde iki seçeneğin var. İlki, burayı temizleyeceğiz ve suç ortağı olacağız. İkincisi hemen şimdi FBI'ı arayacaksın, kendin temiz kalacaksın." O noktada ben diziyi durdurup, eşime aynı soruyu sordum (kendime sormama gerek yok, benzer sorulara cevabım hep aynıdır. Tabii ki FBI. Evlat bile olsa.) Eşimse Nile'ın babasının yaptığını yapacağını söyledi. 

Bu noktada evlatlarımıza diyoruz ya: "ne yaparsan yap, gel bana söyle, ben hep senin yanındayım".... Bilemedim yani. Ben değilim demek ki.

Sen ne düşünürsün acaba bu konularda....

14 Kasım 2025 Cuma

1000!

Bininci yazı!

İnanılmaz gerçekten :) 4 sene önce başlarken, "kendime güzel şeyleri hatırlatmaya, yaşadığımı kendime kanıtlamaya" çalışacağımı yazarak başlamıştım. Bak burada o ilk yazı..

Bu 4 sene içinde çok indik çıktık, bazen ara verdik, bazen coştuk. Birkaç defa silmeye de niyetlendim ama hiç cesaret edemedim. Çünkü bu blog, bloglarım içinde açık ara en sevdiğim bloğum oldu. Çünkü gerçekten yaşamaya değer, yaşamı anlamlı kılan 1000 güzel şey biriktirdim bu dört senede. Başardım :)

Şimdi bakalım bir 1000 daha çıkartabilecek miyim? :) Göreceğiz.

Foto. Bugün, geçen yıl çok arayıp da bulamadığım top laleler, yine çıkmış. Hemen aldım kendime, 1000. yazı şeferine!

19 Ekim 2025 Pazar

SoMbaharın Tonu

Bugün; bizim efsanevi banyo penceresinden (2 metreye 1,5 metrelik bir banyo pencerem var, neden dersen, sanırım tam bu nedenle!) her gün gördüğüm manzaradaki şu renge hayran oldum. 

Dün böyle değildi.. Yarın da bambaşka bir renk olacak. Ama tam bugün ve tam bu ışıkla yakalamak, hakikaten muhteşem bir hediye oldu..

Bahçedeki diğer ağaçlar henüz yeşilken, onun böyle kıpkızıl saçlarını savura savura aradan parlaması.. Ne bileyim; aşk bu değilse, nedir?

Hele bir de Dvorjak’ın Opus 22 numaralı seranadı eşlik ediyorsa bu manzaraya….. 

Ekim ayı, sende de Dvorjak dinleme isteğini alevlendirmiyor mu??? 

18 Ekim 2025 Cumartesi

"Geleneksel" elma çayı

Elma Üçlemesi yapıyorum şimdi de :)) Dün şarabından başladık, bugün çayı, bakalım yarın nesi.. 

Geçenlerde, İranlı bir arkadaşım, "Siz Türkler daha iyi yaparsınız ama.. Bir denemeni istedim.." diyerek, utana sıkıla verdi üzerinde Pers Elma Çayı yazan paketi. 

İtiraf edeyim, yabancılara "Elma Çayı" diye ne satıyoruz, hâlâ tam emin değilim çünkü ben 25 sene Türkiye'de geçen hayatım boyunca, bir kere bile oturup da "haydi geleneksel elma çayımızı içelim" halini deneyimlemedim sevgili dostlar. Peki siz? Fakat turistlere kilo kilo geleneksel elma çayımızı satıyoruz yine de.. Çayımız kahvemiz bile bu kadar ünlü değil!

Bu huysuz düşünceler içinde demlediğim İran elma çayı (belki öyle bir şey onlarda da yoktur, aynı şekilde) ama... AMA yani.. muhteşem bir şey çıktı. Sadece kurutulmuş elma küpleri ve zencefil küpleri, biraz da tarçın ve karanfil var sanki içinde ve nasıl muhteşem bir tat, koku aroması anlatamam. Zaten bağımlılığa yatkın bir bünyem var, anında bağımlısı oldum. 2 defa üstüste demledim, şimdi de yazmazsam, duramayıp yine demlerim diye, yazıyorum....


İşte adresi de budur. Merkezde ufak bir dükkanmış. Yolun düşerse..

Dudak büküyordum yıllardır elmanın çayı mı olur, kendini ye, suyunu iç diye... 

Meğerse hayatım elma çaysızken, boşa geçmiş..... :))

Şimdi merak ediyorum; daha "denemeden ı-ıh" yaptığım neleri kaçırdım acaba bu hayatta?!

*

Hamiş. Kaşkol takmış kazların resmedildiği (tek kişilik, çünkü bit pazarından almıştım) çay fincanıma da, aynen dünkü arı mayalı bardağıma güldüğün gibi çok çok gül lütfen :)) Çok seviyorum bu "çocukluğa selam" bardaklarımı...

16 Ekim 2025 Perşembe

SoMbaharın Ecesi: Turuncu

Ver Sarıyı, ver Kırmızıyı, e Turuncu "ben neden yokum?" demez mi? Bugün de; sonMbahar üçlememin sonuncu rengi: Turuncu.... Aslında sonbaharın en güzel rengi belki de, kraliçesi.. Turuncu.


Vakti zamanında bir arkadaşımla "kavuniçi" ve "turuncu" kelimeleri üzerine dönen bir Inside Joke (iç-mizah)ımız vardı. O derdi turuncu, ben derdim kavuniçi. Bir noktadan sonra ben turuncuya o kavuniçine de döndük sanırım. Karıştık.

Eskiden tutarlılığa çok inanırdım. Bir şey dediysem, ölsem dönmezdim sözümden. Gençlik işte... İnsan zamanla benimsediği şeyi sorgulamaya başlıyor ve o şey sorgulandıkça değişiyor.. Fikirlerimiz, inançlarımız, hislerimiz, biz... Artık değişime inanıyorum. Çelişkileri seviyorum. Diyalektiği seviyorum. Sentezi ve sentez ötesini, yeniden sentezleri seviyorum... 

Turuncu bazen kavuniçidir, bazen portakal rengi, bazen kızıl, bazen bakır.. Ama her koşulda sanırım beni en güzel anlatan renktir; gün batımındaki melankoli kadar koyu bir turuncu, şeker gibi neşeli bir portakal rengi ya da bir güz yaprağı kadar anlam dolu, derin, üzerinde düşünülesi... SoMbaharın açık ara en güzel rengi.... 

Dipnot. Tamam mavi ve yeşili de seviyoruz, onlarla huzur ve umut doluyoruz ama.... Turuncu hakikaten bambaşka bir renk. Turuncu: tutkunun rengi! (Hayır hayır, öyle deme, tutku kırmızı değil bence, kırmızı kanın, öfkenin, kavganın rengi.....)

3 Ekim 2025 Cuma

Şempanze cenneti

Jane Goodall’ın 1 Ekim’de 91 yaşında doğal nedenlerle öldüğünü ben dün gece duydum. Ne tatlı bir insandı, sakin, sade, yumuşacık da bir ses tonu vardı.. Sanırım şempanze cennetindedir şimdi..

Goodall hakkında büyük ihtimal bilmediğin bir şeyi söyleyeyim haydi; prosopagnosia yani insan yüzlerini tanıma güçlüğü vardı onda. İnsanları birbirinden ayırd etmesi, bir tanıştığını yeniden hatırlaması çok zordu yani.. Yaşla birlikte bu daha da arttı.. Buna rağmen Afrika’da onlarca yıl yaşadı bu kadın, azimle, doğru bildiği yolu başarıyla savunarak..

Verdiği kadar da sevgi aldı aslında. Popüler ve hep sevilen bir kadındı.. Lego’nun ve Barbie’nin Jane Goodall setleri çıktı mesela, onu bilirsin. Peki karikatürü hatırlıyor musun; şempanzelerle birlikte hani.. Kendiyle dalga geçebilen bir insandı Goodall, herkes nçık nçık nçık yaparken karikatüriste, o “çok güldü” ve sonradan da “popüler kültürdeki en sevdiğim yansıtılmam” dedi, geçti.. Egosu bile zarifti..

Tatlı kadındı vesselam.. Bu dünyadan bir Jane Goodall geldiiiiii geçtiiii. Huzur içinde uyusun.

11 Eylül 2025 Perşembe

Patrick ve Joan Leigh Fermor

Bugün Kardamyli kasabasının en doğal, el değmemiş ve gölgesizliği nedeniyle tercih edilmediği için bugüne dek bakir kalmış koylarından birinde yüzerken, yoldan görünmeyen ama denizin içinden kıyıya bakarken gözüme ilişiveren, ağaçlar içindeki bu güzelliği keşfettim! Öyle bir anda.


Nedir kimdir diye biraz araştırınca, evin yazar Patrick Leigh Fermor ve eşi Joan’a ait olduğunu ve 2011’den beri müze ve eğitim alanı olarak kullanıldığını (fakat booking.com’dan geceliği 680-2000 euro arası kiralanabildiğini de maalesef, çünkü yaşasın kapitalizm) öğrendim.




(Bu fotoğraflar internetten)

Patrick bildiğimiz klasik yakışıklı yazar, dizi dizi kitaplarının sonuncusunda, ikinci ciltten üçüncü cilde geçerken klasik yazar kabızlığına tutuluyor ve/fakat 20 sene boyunca da bu kabızlıktan kurtulamadan, 96 yaşında ölüyor. 

Fakat asıl ilginç olan bence Joan!


Joan bence çok çok güzel bir kadın… Bu bile yeterli ama o yazar kocasının gölgesinde yaşayıp giden, keyfi için, hobi olarak çektiği 5000’e yakın fotoğrafı bu evde bir göze kilitleyen ve ancak 91 yaşında öldükten sonra şans eseri bu fotoğrafların gün ışığına çıkmasıyla yeniden gündeme gelen çok enteresan bir kadın.. Çocuk istemeyen ve yapmayan, açık evlilik taraftarı, yazar kocanın aşırı sosyal hayatına zıt, oldukça içine kapanık yaşamış bir kadın…

Gençlikleri böyle alternatifken..

Yaşlılıkları neden böyle klasik!

Joan, fena halde ilgimi çekti…

Bu kitabı en kısa sürede alıp okumak istiyorum:

7 Eylül 2025 Pazar

Rutin dışı - 6


Üç saatlik uykuyla akacak bugün, çünkü hayat uykuya heba edilemeyecek kadar rutin dışı, bugünlerde.

Şu hayatta nereye ait olduğumu hiç bilemeyen ben, ev nerededir dediklerinde gözüme far tutulmuş gibi kalakalan ve evi bugüne dek salt insan ve nesnelerle ilişkilendirebilen, ancak o şekilde tanımlayabilen ama  yine de yerine göre birşeyler eksikmiş ya da ben fazlaymışım gibi hisseden ben; hayatımda ilk defa bir yere aidiyet hissediyorum…. Mora yarımadasına.

Henüz tam yerimi bulamadım ama, dikkatle bakarsam, sanki bulacakmışım, buralarda biryerdeymil benim evim gibi hissediyorum..

Bu çok yeni, çok tuhaf bir duygu; tam anlatamıyorum..

İnsan; şahit olmak için gelmiştir dünyaya diyor Murathan Mungan.. Anlamım da bu galiba..

6 Eylül 2025 Cumartesi

Terk edilmiş bir cennet

Adına Platsa derler; zeytinleriyle ünlü Kalamati’nin güneyinde, kıvrıla kıvrıla tırmanılan bir dağın tepesinde, onbeş yirmi haneden göçle yite yite, ancak beşinin dolu kaldığı bir köy..


Taş evler, zeytin ve incir kokulu, sanki yüzyıl öncesinde yapıldığı ilk haliyle kalmış, arabaların giremediği kadar dar, arnavut kaldırımı sokaklar, tül perdelerin ardındaki ufak bir pencereden dışarıya uzatılmış beyaz, kısa saçlı bir baş ve sessizlik, sessizlik, sessizlik.

Gün boyu bir tek çıt çıkmadı; tek bir çocuk bağırtısı yok, rüzgarın üfürüşü, beş kilometre aşağıdaki denizin hafif kokusu, mevsim sonunda halsiz kalmış cırcır böceklerinin gönülsüz, daha doğrusu umutsuz ötüşü dışında.

Yani cennet.

Terk edilmiş.

30 Temmuz 2025 Çarşamba

Kim olduğunu öğrenmek..

Kızımın Almanca öğretmeni, okulun son haftası olduğu için, bugün sınıftaki tüm öğrencilere birer kağıt vermiş, kağıdın üzerine isimlerini yazmalarını ve yanlarındaki öğrencinin onlar için 1 cümlelik bir "benim için nasıl birisin, ne anlam ifade ediyorsun, sende sevdiğim şey nedir" yazmalarını ve yanındaki öğrenciye vermesini istemiş. Sınıftaki her çocuk, diğer 25 çocuk tarafından "nasıl biri olarak göründüğünü" anlamış bu sayede.... 

Çok hoşuma gitti. Kızıma yazılanlar; "ihtiyacım olan anda hep yanımdasın, en iyi arkadaşımsın, komiksin, eğlencelisin" gibi özellikler.. Çok gururlandım, mutlu oldum, kendisi de çok mutlu olmuş ki, benimle paylaştı.. 

Belki öğretmensek sınıfımızda, değilsek de aile içinde kendi aramızda bile yapabiliriz bunu.. Otururuz bir masa başına, alırız birer kağıt elimize ve birbirimize "kim olduğumuzu" hatırlatırız.... 

Bir fikir.... 


27 Temmuz 2025 Pazar

Çilek mevsimine güzelleme

Bu sene çilek hem boldu, hem de çok ucuzdu bu diyarlarda.. Çileği azıcık (o da pudra şekerine batırarak, demek ki ekşiydi de) yediğimiz bir çocukluk hatırlıyorum... Halbuki Bursa'da o minicik, kokulu dağ çilekleri (ne kadar da çoktu) toplanır, kilolarca çilek reçeline dönüştürülürdü. Oysa çileğin tazesi, içi şeker dolu reçeline bin basmaz mı? 

Bunda mutlaka eskilerin "kışın da yiyelim" mantığı vardı.. Şimdi kışın da bir şekilde şoklama ya da tufan, çilek bulunuyor. Belki de bu nedenle; mevsiminde doya doya çilek yiyebiliyoruz.

Mevsimi bitmek üzere ve bulmuşken, çeşit çeşit şekillerde yiyor ve yediriyorum.. Özenip de ne zaman pasta haline getirsem, "kaynanası sevecek" derler, ya çocukların arkadaşları ya da beklenmedik başka misafirler basıyor evi :)) Çok seviniyorum o zaman, paylaşmak çünkü, çok güzel bir his....

Çileği özleyeceğim. Burada dursun, özledikçe döner döner bakarız.....

mascarpone, çilek, yoğurt

orman meyveli şantili kek

dilimi <3

ya da sadece... tazecik...
en güzeli <3

29 Nisan 2025 Salı

Çocuğunuzun kullanım kılavuzu

Hani derler ya: "ben de bilmiyordum ki, anne olunca öğrendim. Çocuk milleti kullanım kılavuzuyla gelmiyor ki....."

Almanya'da geliyor :))))

İşte bu şekilde:


Doğduğu günden başlıyor, devlet önce her hafta, sonra her ay, sonra yarı yıl ve sonra da yılda bir, çeşitli aralıklarla bu kılavuzu yolluyor anne-babalara. Dün M.'in 12. yaşına 1 ay kala, 12. yaş kullanım kılavuzu geldi postayla. Hemen okudum. Bu yaşa özgü tabii ergenlik sorunları, çocuğun bağımsızlık hissi, öfke nöbetleri, sürekli "ben haklıyım" deme ihtiyacı, okul ve arkadaş gruplarının yapısı, olası sosyopsikolojik sıkıntılar, ekran bağımlılığı ve 12 yaş ergenliğe giriş doktor kontrolünün ve aşıların hatırlatılması gibi bölümler var.

M.'e dedim "geldi kullanma kılavuzun..." :))

Seviyorum sosyal-devlet'i.. Çocuğuna sahip çıkan, vatandaşını tatlı tatlı eğiten, bilgilendiren, destek veren devlet'i..... 

13 Nisan 2025 Pazar

Mazeretim var

Asabi falan değilim :)) Ama dün ve bugün yazamamamın bir mazereti var: Bahar.

Bahar öyle güzel geldi ki. Birden bire oldu herşey! Her sene aynı şeye bambaşka şekillerde şaşırmak, ne kadar tatlı…..

27 Şubat 2025 Perşembe

Küçük Hanım, belki de bey - 2

Tırtılımı hatırlıyor musun?

Burada hatırlatıcısı.

O yazıyı yazdıktan sonra, bırakamadım ben onu. Birkaç gün daha besleyeyim, belki başarırım tırtıldan kelebeğe ulaştırmayı diye düşündüm. O da sağolsun kırmadı beni, bol bol yedi, sonra da bir sabah bir de baktım, kocaman kahverengi bir pupa yapmış kendisine. 

Aslında itiraf edeyim pek umudum yoktu pupadan çıkacağına dair. Fakat aynen Prof.Google tarafından öngörüldüğü gibi, 21 gün sonra dün sabah, klasik sabah kontrolüm sırasında, 3 haftadır pupa gördüğüm yerde bir kelebek görünce, delirdim sevinçten. Sabah 6 falandı, hiç umursamadım tüm evi uyandırdım :)) 

Çocukların kahvaltılarını hazırlarken, ona da muz, elma kestim, daha geniş bir kaba aldım - belki uçma denemeleri yapacak çünkü - pamuklara ballı sular emdirdim ve kelebekçiği de içine koydum. İlk iki saat hiç kımıldamadı. Dönem dönem bakıyorum tabii bir çocuk heyecanıyla.. 

Bir de baktım sırt üstü düşmüş, aaa dedim öldü! Bunca çabadan sonra.. Yok, ölmemiş ama hiç enerjisi yok çünkü yemek yemeyi bilmiyor! Aldım elime muzun üzerine koydum. Kanatları titremeye başladı. Ah dedim ölüyor heralde.. Ama o an ağzından kocamaaaan bir dil çıktı ve dil iştahla muzun üzerinde dolanıp muzu emmeye başladı :)) Tamam dedim kurtardık.

Fakat önümüzde yeni bir sınav var. Hava dışarıda buz gibi ve yağışlı. Dışarıya salamam. Evde de kalamaz. Sıcak ve bitkili bir ortam nerede var, hah, Botanik Bahçesi! Üstelik orada bir odada tropik kelebekler sergisi de var. Randevulu giriliyor, internetten baktım yarın sabah 9'a yer var, valla 7 euro da bilet parasını bayıldım.. Analııııık. Yavrumu şimdi gizlice yanımda botanik parkına sokacağım ve kameralara yakalanmadan onu diğer kelebeklerin arasına salacağım... Oyyy çok stresli ve büyük ihtimalle de illegal :))

Sabah çocukları okula bıraktıktan sonra, aldım kelebeğimi, gittim Botanik Parkına. Girdim sergiye, gizli bir köşede, gizlice saldım kelebeğimi. Biraz da oturdum izledim, nasıl güzel kelebekler vardı... Çocuğum, yazık, çelimsiz, kara kuru kaldı aralarında ama belki bulur kendine göre bir eş.... Bulamasa da, keyfince geçirir kalan ömrünü sıcacık ve dostlar arasında.

Yarın sana diğer kelebekleri göstereceğim. Bugünlük benim kara, kuru, vasıfsız evladımın mürvetini görelim.. Yarın "elalem ne çocuklar yapıyor"a geçeriz :)))

7 Şubat 2025 Cuma

Ağabey

Mahir Güven'in "Ağabey"ini okuyup, çok etkilendim. İyi bir kurgusu var romanın, bir "ilk roman" için özellikle çok başarılı buldum kurguyu ve Mahir Güven de beni çok şaşırttı. İsimden zaten tahmin etmişsindir, Dev Sol'un kurucularından Paşa Güven'in "Mahir"i imiş, oğlu yani.. İlginç bir aile hikayesi var, Fransa'ya kaçılmış, orada kimliksiz bir çocukluk.. Babanın infazı. Tamemen ailesindeki kadınların eseri bu Mahir Güven..

Sempatik bir çocuk. Türkçesi benim kızımınki gibi, çakma ama kendini ifade ediyor işte bir şekilde. Tabii ki roman yazacak kadar değil. Romanı Fransızca yazmış ve çok fazla sokak jargonu var, dolayısıyla hakikaten zor bir çeviri. Ebru Erbaş gayet iyi altından kalkmış.. Ödüllü bir kitap. Tavsiye ederim, beni etkilemeyi başardı.

Hikaye Fransa'nın varoşlarında büyüyen iki Suriyeli kardeşten birinin cihad için Suriye'ye dönmesi, diğerininse Fransa'da kalması ile başlıyor ve güzel gelişiyor.. 

Bir iki alıntı:

"Hiçbir şeye saygımız yoktu, çünkü kimseden saygı görmüyorduk ki."

"Bisikletli, sakallı bir Müslümanı sabit viteslisiyle pedallayan bir hipster’dan nasıl ayırt edebilirsin ki? Sorun ciddi. 

Ancak 19. Bölge’nin ekibinden bir memur bu işe bir çözüm buldu: Bisiklet markalarını sınıflandırmış ve şahsın durumunu bu ölçüte göre değerlendiriyor. Hipster’lar bisiklet satıcılarından, yeni, pahalı ve vitessiz bisikletler satın alıyorlar. Ağır tokatlanıyorlar yani. Sakallılarsa internet üzerinden başka şahıslardan, bakımsız, eski bisikletler satın alıyorlar ve bunlar çoğunlukla Peugeot marka ve katlanabilir modeller oluyor. Bu keşiften beri kontrollere yeniden hız verildi ve başarılı şekilde ilerliyorlar. Kayık tipli olma suçundan sonra al sana dandik bisiklet suçu. Yarın da gelsin gösteriler. Korteji hayal edebiliyor musun, cellabiyeli bir sakallı başı çekiyor, elinde de bir pankart: “Katlanır Peugeot Bisiklet Ayrımcılığına Hayır” mızmızlanmaya yer arayan makbul bir Fransız gibi. Bundan sonra kim entegre olamadığını söyleyebilir ki?"

Meraklısına. Normalde goodreads'e yazıyorum okuduğum kitaplara dair kısa kısa, ama bu seferkini burada da yazmak istedim.. İsteyene pdf'ini yollayabilirim.

13 Ocak 2025 Pazartesi

Ah o sofrada

Şunu okudum: “Ben yaşamadım, bilmiyorum, ama Yaşar Kemal şimdi anlatır der ki, bir gece Bedri Rahmi’nin Narmanlı Hanı’ndaki işliğinde Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi ve kendisi bellekten okumaya başlamışlar, Ahmet Hamdi ile Sabahattin Divan edebiyatından, Bedri ile Yaşar da Halk edebiyatından söyledikçe söylemişler, sabaha kadar hiç durmadan dökmüşler, sermişler şiiri hiç tükenmeyen bir şölen sofrasında birbirlerine.” - Sabahattin Eyüboğlu, Gökyüzü mavi kaldı.

Şunu düşündüm: “Ah o masada tuzluk falan olmak vardı..”


Masa demişken.. Şunu da sevdim:


10 Kasım 2024 Pazar

Koleksiyon - 3

Öncesi burada. Daha da öncesi de burada.

Arada tek tük çıkınca da yazıyorum ama son zamanlarda iyice azalmıştı. Meğerse kaynak hâlâ bendeymiş, kurumamış! Bu haftaki yürüyüş boyunca yoluma çıkan kalpler.. Bazılarını görebilmek biraz dikkat istiyordu ;)

🩵








8 Kasım 2024 Cuma

Şeytan, cennet bahçesi, tazeliğin farkı

Paulo Coelho’nun ünlü üçlemesinin son kitabı olan “Şeytan ve Genç Kadın”ı okuyorum. “Bir insanın hikâyesi, tüm bir insanlığın hikâyesidir.” diyor, katılıyorum. Çok karmaşık varlıklar değiliz aslında, hatalarımız sevaplarımız genelde belli. Çoğumuzunki bir. Yine de başka başkayız sanıyor, bir bütün olamıyoruz..

Cennet gibi gelir bana portakal bahçeleri; kokusu, görünüşü, renklerindeki canlılık.. Bugün hayatımın belki de ennnn taze portakal suyunu içtim bu bahçelerden birinden ve aman yarabbi, daha önce hiç portakal suyu içmemişim gibi geldi bu serin tazelik..

22 Ekim 2024 Salı

Boşver, anlamazsın..

Meral ile, Fransa'dan yeni gelen Sinan arasındaki konuşma:

..

"Kim yaktı?"

"Faşistler dendi ama geistler de olabilirdi, hepsi o kadar aynı ve bağnaz ki. İşte her şey o zaman yeniden başladı. Bir süre sonra hayvanları yaktılar. Hayır hayır, önce profesörü öldürdüler, sonra hayvanları yaktılar. Ondan sonra gazeteciyi öldürdüler, sonra kızı vurdular, ondan bir yıl önce zaten işçiyi öldürmüşlerdi. Yine de kız en acısıydı. Yirmi yaşında, gencecik. Daha kötüsü var. Kızın annesiyle babası gencecik çocuklarını vuran otoriteye karşı tavır alacaklarına, "kızımızı bu yola kim düşürdü?" diye dövündüler!"

"Hangi yola?"

"Yani 1 Mayıs'ta yürüyüş yapmak düşüncesini kim ona aşıladı diye arandılar. Boşver, anlamazsın.. Kızdan bu yana neler oldu zaten.. Her gün birini öldürüyorlar. İşin ucunu kaçırdım ben, ilgilenmiyorum. Ama nasıl başladığını biliyorum. Önce ormanları yokettiler. Sonra denizleri kirlettiler, havayı solunmaz hale getirdiler, suları tükettiler, kitapları yaktılar, okumayı öldürdüler, yazıyı öldürdüler, gazeteleri öldürdüler....."

Sinek Sarayı, Mine G. Kırıkkanat.


mavi helikopter böceği <3 nasıl güzel bir canlı, anlayana..
bu da yakından hali :)) 
doğa bazen..... 

14 Ekim 2024 Pazartesi

Kırmızı

Bu bana da oluyor:

.. bütün kadınların siyah ya da kahverengi paltolara büründükleri bu kentte, kırmızı giydiği için, çok sevecektim onu..” - Sinek Sarayı, Mine G. Kırıkkanat.

Yılın son kırmızıları artık.. 
Bu sabah bahçemde..