düşündüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşündüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2025 Pazar

Schopenhauer’in “kaktüs” ikilemi

Dün şehrin Doğu yakasında bir çalışmaya katıldım, ara sıra gözümün takıldığı manzaramız şuydu:

Sevimli, yaşlı ve geleneksel bir evin, bitişiğindeki yüksek, görece daha genç ve daha soğuk binalara rağmen (ya da onlara dayanarak, destek alarak) uzun yıllar boyunca ayakta kalması, hep hoşuma gitmiştir..

Sonra, dikkatlice bakınca, evin tüm pencerelerinin, alttan ve üstten, sayısız kaktüsle dolu olduğunu fark ettim! 

Çok tuhaf ve biraz da korkutucu geldi bu bana. Schopenhauer’in ünlü kirpi ikilemini de düşündürdü. Kirpiyi al kaktüsü koy.. İnsan kendini dışarı kapatmak istediğinde, pencerelerini kaktüslerle kaplıyor demek ki. Ama bu sadece dışarıdan görünmemesini sağlamakla kalmıyor, bir süre sonra, içeriden de dışarıyı “dikenli, tekinsiz bir yer” olarak algılamasına neden oluyor.. Gibi gibi. Sonuçta bir Schopenhauer değilim, idare ediver..

8 Kasım 2025 Cumartesi

29 yıl

Liseden mezun olalı 29 yıl olmuş, seneye büyük organizasyon var ve tabii ki bizim senenin öne çıkanları ateşlenmiş haldeler. Bu işlerde ilk atılan adım whatsapp grubu kurmak oluyor sanırım (Almanya'da whatsapp hala ikili sohbetlerde kullanıldığı için çok şükür, gruplar vs. benden uzak). Hafta başından beri bu gruba girmemekle uğraşıyorum. Uğraşıyorum çünkü biri ekliyor, hemen çıkıyorum, diğeri ekliyor, hemen çıkıyorum, sonra diğeri... of.

Hani çocuk parklarındaki makinalardan birinde deliklerden çıkan kunduzlar vardır, sen elinde çekiçle onlara vurmaya çalışırsın, biri girer biri çıkar, aynen öyle bir his.


29 senedir görmediğim insanları neden görme isteği duyayım? 29 senedir görmediğim insanlardan bana ne? Aynı nedenle sosyal medyadan da uzak duruyorum.. Geçmişte kalan, geçmişte kalsın ki gelecekten geleceğe yer açılsın..

Hamiş. Yalnızlık sandığım şeyin aslında desteksizlik olduğunu fark edeli beri, bu yalnızlık konusuyla fazla mı barışığım hatta sevişiğim? :))) 

Kelimelerin gücüne bak!

5 Kasım 2025 Çarşamba

Çarşambaya atılan soru

Bugün sana bir soru atacağım. Bana da bu soruyu atan varoluşçu analist bir arkadaş. 

Malum; hepimizin rolleri var; annelik, evlatlık, belki eş ya da en yakın arkadaşlık, mesleki roller.. Aklına gelme sırasıyla hepsini alt alta yaz bakalım. En az beş tane olsun, zorla kendini, bakalım kaç tane rolün varmış şu hayatta.. 

Sonra bunlardan biri (ya da istersen tek tek hepsi) hayatından çıksa, ne olurdu, ne hissederdin, onu yaz..

Soru zor, ama kendini kendine göstermenin en direkt şekillerinden biri.. Haydi bakalım.

Hamiş. Yaz dedim ama illa ki kağıda demedim tabii, akıldan da yapabilirsin bu egzersizi..

3 Kasım 2025 Pazartesi

Pazartesi Masalı - 45

Masalı falan bırak şimdi de.. Dedi ki: sevgi; güvenmek ve özgür bırakmaktır. Şimdi bu durumda, bizim geleneksel aile sistemlerinde çocuğunu hakikaten sevgi ile büyüten var mı, merak ettim. 

Bu hafta bunu düşünelim mi? Hakikaten çocuklarımıza tamamen %100 güveniyor ve yine tamamen, %100 özgür bırakabiliyor muyuz?

30 Ekim 2025 Perşembe

Ne yapmalı?

Bazı günler, canım sadece blog okumak istiyor... Senin, onun, diğerlerinin hayatı içinde kaybolmak, kendimden çıkıp gitmek... Bu nedenle okumuyor muyuz zaten tüm o romanları, hikayeleri, denemeleri de? Blog daha da sahici. İşte oradasın, kendi küçük evreninde debeleniyorsun, bazen su üstündesin, bazen su altına battın batacaksın, ama oradasın, koca okyanusta yalnız olmadığımın kanıtısın.... 

Çok uzun yazıyorum... Gereksiz uzun.... Biraz kısaltmalı, biraz sadeleştirmeli... 

Evet, bunu, bir an önce, yapmalı.

Hamiş. Yıllardır 1 kişi çıkıp, bana 1 Ece Ajandası armağan etsin istiyorum.. Bu 1 kişi, 2026'da da çıkmazsa, bu iş de üstüme kaldı demektir.. Haydi bakalım..

29 Ekim 2025 Çarşamba

Ne yapıyoruz?

Blogtan hediye, 3 tane mektup arkadaşım var. Üç aya yakındır, üçüne de mektup yazamadım. İstiyorum ama elim gitmiyor. Hem keyifsizlikten, hem tembellikten; bunu yazsam, ona ne... diye düşünüyorum.. Blog(lar)ım için de aynı şeyi düşünüyorum, yazmanın ne gereği var, kime ne, hem anlatsam, bu beni rahatlatacak mı gerçekten yoksa bir süre rahatladığımı sanıp, sonra aynı kısırdöngünün içinde debelendiğimi fark edip, kendime daha da mı öfkeleneceğim?

Blogları kapatmayı düşündüm bir süre önce... Yapamadım.. Daha az, daha mesafeli yaz dedim kendime... Yapamadım.. Daha olumlu şeylerden bahset, umut ver ve umut duy dedim... Yapamadım.. Tüm bunları yapamıyorsam, e ben burada ne yapıyorum peki? 

Bilemedim...

Sen biliyorsundur belki.... Sahi tam olarak ne yapıyoruz biz burada?

Zambia, 2010.
Bazen bu küçük kız gibi kayıp hissediyorum hayatta....

26 Ekim 2025 Pazar

Eksikler / Fazlalıklar

Hafta biterken; sana şu soruyu atacağım: Hayatında ne eksik / ne fazla? Neden daha çok, neden daha az olsun isterdin?

Bende mesela; şefkat daha çok olsun isterdim..... İnsanlardan bana karşı, benden de insanlara karşı.. 

Daha sıcak bir bağlanma şekli isterdim insanlarla aramda ve daha yumuşak. Nasıl anlatayım sana bak; daha "şişko şişko" ilişkiler isterdim. Hani anane-torun gibi; tombul, sıcak, yumuşak ilişkiler.. Alman mürebbiyeler gibi değil; uzun ince kaslı sert yapılar, buz gibi eller, sarıldığında batan, acıtan kemikler değil... 

Haddinden fazla olup, daha az olsun istediğim ise; sabırsızlık huyum. Bu huyumu gerçekten yarı yarıya azaltabilmeyi çok isterdim.....

Senin eksiklerin / fazlalıkların neler peki?

21 Ekim 2025 Salı

Dost mu düşman mı?

“Hayatımı allak bullak edip, sonra da ortalığı bana toplattın” diye suçluyordu Sezgin Kaymaz’ın bir kahramanı, diğerini. 

Düşündüm: bu aslında…. zararlı bir şey mi?

Foto. Şuncağız ırmak kesişimini bile nasıl güzelleştirebiliyor bazı insanlar.. 

8 Ekim 2025 Çarşamba

Nasıl oldu da...

Sisifos Söyleni'ni okuyorum da.....

"Nasıl oldu da Sisifos, intihar etmemeyi seçti?"

Yani bu işi sonsuza dek yapacaksın, hiçbir kurtuluşun da yok ama yine de vazgeçmiyorsun... Neden? Ve daha önemlisi: nasıl?

6 Ekim 2025 Pazartesi

Yeniden doğuş

Yeniden doğuşa inanıyor musun? Ben aslında inanıyorum ama hücrelerimizi yiyen kurtçuklarla, çiçeklerle falan doğuş şekliyle, yoksa yeniden yeniden insan olarak gelip duracağımıza değil. Peki ruhumuza ne olacak dersen, çiçeklerin ruhu olmadığına emin misin?

Misal bu elmalar. Hemen altında Tessi'ciğim yatıyor. Tessi su oldu, gübre oldu, elma oldu.. 

200'e yakın elmaya dönüştü Tessi bu sene. Biz onları yedik, içimize girdi, belki saçımın bir teli olarak, belki cildimde yeni bir ben olarak yeniden doğru.

Dün ağaçta kalan son 18 elmayı da toplayıp, son defa elmalı kek yaptım, hem de 3 tane. Biri bize, diğeri eşimin çocuklarla ziyarete gittiği kuzenlerine, biri de bugünkü fizyoterapi ekibime. Çünkü, sadece içimden geldi.. 

5 Ekim 2025 Pazar

Ölüm

Ölüm korkusu aslında arzu ettiğin ya da kendini layık gördüğün şekilde yaşayamama korkusudur der ya Varoluşçu terapiler.. Heidegger de eli arttırır; "o zaman ölüm korkusunun önüne geçmenin tek yolu, zamanı daha özenli geçirmek ve bittiğinde "yaşanmamış" hiç bir şey kalmamasıdır" der ya..

Sonra öyle bir zaman gelir ki, hayat üzerine ağırlık olmaya başlar, ezer seni, boğar. Bakarsın yaşadıklarına, düşünürsün, bundan başka içimde kalan ne var dersin, bulamazsın, hayallerinin olmayışı gerçeği ile sarsılırsın ya...

O an işte şunu bil, bunu kendine yapan tam olarak sensin. Seçimlerin yokMUŞ GİBİ davranan sensin.

Henüz ölmediysen, hâlâ değişime dair umut vardır...... 


Dün, uçurtma uçurdum ve özel ekili çiçek tarlalarından çiçekler topladım fakat bu kadarını ancak bulabildim. Bunlar bu senenin son tarla çiçekleri :) Sona kalanlar.. Uzun bir kıştan önceki son renkler..

2 Ekim 2025 Perşembe

Geç kalmış bir yas

Ben dünden beri Tarık Akan'ın yasını tutuyorum. 

Açık söyleyeyim, Hababam Sınıfı'nın jönü olarak ya da diğer romantik filmlerdeki rolleriyle çok da fazla sevmediğim Tarık Akan'ı, yıllar sonra "Anne kafamda bit var"ı okurken, yeniden tanıdım ben... 80 darbesini, o günleri bir de onun kaleminden okurken, o idamlar, gencecik insanlar.. İtiraf edeyim dün başladım durduk yere ağlamaya. 45 sene sonra insan ağlar mı yahu? Ağlar ama bugünlerle gördüğü paralelliğe ağlar....

Dün 80'lerde hukuk fakültesini bitirmiş bir amca ile sohbet ettik biraz. Benzerliklerden bahsedince ben, "hayır çok farklı" dedi hemen. "O zamanlarda insanlar memleketi kurtarmayı düşünüyordu, toplumsal nedenler vardı. Oysa şimdi, kişisel özgürlüklerini kurtarma peşindeler" dedi... 

Doğru. Maalesef. Yani idelojilerin ölmesi anlamında maalesef'in yanında bir de "kendi paçasını kartarma, diğerlerini yara yara öne geçme" anlamında da maalesef.. 

Sanatçı diyor mesela, bir ideolojisi, duruşu olan insan olmalıdır... Sanatçının yaşamı duruşu görüşleri, her şeyi politiktir..

Ben de buna inanıyorum. Politik demezdim ben, ideolojiktir derdim ama evet, sanatçının toplumdan birkaç basım üstte durmalıdır bence de....... Duran kaç kişi var peki? İşte bunun yasını tutuyorum.

Hamiş. Fotoğrafın gerçek olmadığını söylemişti ailem bana Yol'u bir çocuk olarak izlerken. Elbette öldürülmemişti o at, ne oyuncu atlar vardı, bilmiyor muydum?! Onlar yere serilip ölme numarası yaparlardı....... Gerçeği Anne kafamda bit var'da okudum ben 45 yaşımda...... Bir posta da ona ağladım.

9 Eylül 2025 Salı

Neşe, hüzün, hayat ve müzik üzerine

Neşe; üstüste ve içiçe geçmiş kiremit çatıların gerisinde masmavi beliren, ufacık minicik deniz köşesini görebilmektir, bazen..

Hüzün; diğer yarını - varlığını bile bile - yitirmiş ve bir daha asla bulamayacak olmandır, bazen..

Hayat da işte bu iki duygu arasında bir metronom; tik tak tik tak tik tak. Müziği yaratmak mı? O ancak sanatçıya özgü bir yetenek…

8 Eylül 2025 Pazartesi

Rutin dışı - 7

Dün geceki ay tutulmasını ilk defa kendi kendime fark ettim. Önceki seferlerde ya medyadan ya da bu işlerin takibinin uzmanı olan babamdan duyardım, fakat bu sefer, aynen ilk insanların başına geldiği gibi, başımı göğe kaldırıp şaşırmak suretiyle fark ettim. İtiraf edeyim; bu şekilde fark ettiğinde, ürperiyorsun birden… Tuhaf bir temel korku duyuyorsun: bir şeyler yolunda gitmiyor korkusu. Aynen kuşların sustuğu, doğanın sakinleştiği gibi, senin de içinde birşeyler sakinleşiyor, susuyor ve siniyor… Çok tuhaf bir temel his…

Elbette yaşla birlikte, bunu birkaç defa deneyimledikten sonra, kendine “endişelenme, bu sadece bir ay tutulması, geçecek, her şey normale dönecek” diyebiliyorsun ama kuşların ve böceklerin sadece bir yaşam süresi içinde bu kadim bilgiye ulaşma şansları yok…

Bu bana şunu düşündürdü. Hayatta bir çok iniş ve çıkış var ama bazen her inişin bir çıkışı, her çıkışın bir inişi olduğu kadim bilgisine sahip değiliz ve korkuyoruz, siniyoruz.. Misal ebeveynlik yolunda, misal depresif zamanlarda, misal uykusuz bırakan, geçmeyen gecelerde… Biliyoruz ama sürekli unutuyoruz; bu bir ay tutulmasıdır, geçecektir, sakin ol, bekle…

Öğrenmek….. Bazen uzun yol kaptanlığı.

Fotoğraf. Elbette babamdan geldi :)

17 Ağustos 2025 Pazar

Balkon

Onu bunu boşver de, balkonunda çiçek var mı, onu de bana a güzel kardeşim......

;)


Demin Geber Anne'yi (Sezgin Kaymaz) bitirdim. Bir süredir çok çok yorgunum ve üstüne de bu kitabı okuyunca, anne olmak'lar, geber!meler, ölmeler falan, kendi içimde ve yazılarımda didişip durduğum konular haline geldi. Bursa'ya gelince, umarım biter bu didişmeler, en azından bir süreliğine... Biraz dinlenmeye çok ihtiyacım var.... 

Ve şunu düşünmeye: "Kader Allah'ın bilgisidir. Sen onun bildiğini yaparsın. Allah'ın şer işi yok, Allah'ın her işi hayır..."

4 Ağustos 2025 Pazartesi

Unutmak, hatırlamak

“İnsan beyni ne acaip bir mekanizma. Acıyı, unutmanın kabuğuyla çevreliyor, korumaya alıyor seni. Sonra belli bir yaşa gelince, gerçeği biri hatırlatıyor sana.” - Defne Suman, Kahvaltı Masası.

Ne tuhaf.. Çocuklarıma mesleğim sorulduğunda, hangisi hatırlayamıyorum ama biri “Annem insanlara mutlu olmayı öğretiyor” demişti. Şimdi bu akşam bu yukarıdaki cümleyi okuyunca, aslında biraz da insanlara unuttukları acılarını hatırlatmak benim mesleğim diye düşündüm…

Ne tuhaf meslek.

25 Temmuz 2025 Cuma

Anlam arayışı - Bölüm 615243

Dünkü yazıya öz-eleştiri.

Hayata anlam bulma, anlam yükleme arayışı nerden kaynaklanıyor? Yani dün bahsettiğim "hediyemizi" bulamazsak, kendimizi gerçekleştiremezsek, ne için yaratıldığımızı anlayamazsak, yaratıcının içimize verdiği hediyeyi keşfedememiş olmanın suçunu, hayatı boşa yaşamış olmanın suçunu sürekli ensemizde hissedersek.... Bir işe yaramadım, bir şey vermedim, bir şey katamadım.... Sürekli bunlarla boğuşup "anlam"a gereğinden fazla anlam verirsek... Ne olur? Gerçekten yaşanmamış mı sayılır böyle bir hayat?

Ya da.

Boşluklarda, tembelliklerde, başarısızlıklarda, yarım kalmışlıklarda, fuck-up'larda mı gizlidir insan olmanın inceliği?

Mallorca, Kasım, 2024

24 Temmuz 2025 Perşembe

Yetenek, yaratıcı güç....

Dün Derin Hakikatler'in şu yazısını okudum ve tesadüf eseri, danışanım da seansa benzer bir konu getirince, uzun süre zihnimi kurcaladı. 

Derin Hakikatler Yapay Zekanın asla sanatçı olamayacağını çünkü "yaratıcılık" özelliğinden (henüz) muaf olduğunu ve belki de hiçbir zaman taklit ve harmanlama üzerine yaratıcılığı ekleme seviyesine gelmeyeceği için, asla sanatçı sayılamayacağını söylüyordu. Buna karşı çıkanlar var elbette, çok primitif olsa da aslında "yaratıcılık" örnekleri başladı diye biliyorum... Özellikle müzikte ve önceden yaratılmışın versiyonlarını "yaratmada" diyebiliriz, bu tabii yaratıcılık mıdır, bence de değildir.. Yapay zekanın yaratıcılığı bence "benzersiz bir eser" kurabildiğinde başlayacak ve bu benzersizliği bizim insan zihnimiz algılayabilecek mi, ondan da emin değilim.. Bize tamamen anlamsız da gelebilir...

Neyse konu bu değil. Konu şu: danışanım çocuğunu "toplumu daha ileri götürecek bir birey" olarak yetiştirmek isteyen bir anne. Ona göre (ki aynı cümleleri yıllar önce teyzemde de duymuştum) bir çocuğun derslerinin yanısıra bir spor ve bir de müzik alanında uzmanlaşması, hem bilişsel anlamda hem fiziki anlamda hem de sosyal anlamda önemli bir vasıf. Bu nedenle gençleri yönlendirmemiz, onlara seçenekler sunmamız ve biraz da motivasyonları düştüğünde falan onları disiplinli bir şekilde buna devam etmeye "motive etmemiz" gerektiğini savunuyor. 

Ona "neden spor ve müzik, neden sanat misal resim, heykel değil?" dediğimde, bana "çünkü sanat bir yetenektir, diğerleri çalışarak da başarılabilir" dedi. 

Pexels Photo by nappy: link

Yetenek bence %100 yaratıcılıkla ilişkilidir. Bir konuda yeni bir şey yaratabiliyorsan, o konuda yeteneklisindir.

Bunu düşünüyorum ben dünden beri.... Sanatın tabii ki yetenekle (yaratıcılıkla) alakası var ama çalışmadan o yetenek (yaratıcılık) hiçbir işe yaramıyor, bunu biliyoruz. Aynı şekilde müzik, spor da bence yine "yetenek" ya da "yaratıcılık" işi.. Keza bence yazmak, görsel sanatlar, terapistlik, insan kaynakları uzmanlığı hatta ekonomistlik, finans gibi meslekler de bence yetenek ile ilişkili... Bence yetenekle ilişkili olmayan hiçbirşey yok açıkcası ve bunu gözardı ettiğimiz, başka nedenlerle meslek seçtiğimiz / seçtirildiğimiz durumda da mutsuz olacağımıza inanıyorum.... Ve bunu da 18 yaşında yaptırıyoruz insan yavrularımıza :)) Neyse bu da değil konumuz.

Konumuz bence şu: yetenek eğer yaratıcılıkla aynı şeyse, bu "yaratan"dan geliyor ve içimize bir şekilde verilmiş bir güç oluyor (bu nedenle "gifted" denir yetenekli insanlara ingilizcede), bu bize bir "hediye" yani.... O zaman, neden biz birbirimizi ya da yapay zekayı bir şekilde kanalize etmeye bu kadar zaman, vakit ve enerji harcıyoruz da, her birimizin içindeki o biricik "özel"i, "yetenek"i, "yaratıcı güç"ü keşfetmek için bu kadar az zaman harcıyoruz? Neden birbirimizi, çocuklarımızı, yapay zekayı ve hatta kendimizi, aslında pek de yetenekli olmadığımız ama "olması gerektiğine, gerektiğimize" inandığımız alanlarda bu kadar "motive ediyoruz", yönlendiriyoruz, geliştiriyoruz, çalıştırıyoruz, yani ezcümle: zorluyoruz? 

Ya da asıl soru şu: "neden bizim işimiz gücümüz, içimizdeki o "asıl anlamı", "yeteneği", "gift"i, "hediyeyi" bulmak ve onun üzerine eğilmek değil???? 

13 Temmuz 2025 Pazar

Sakin geçen gün.

Ve üçlemenin sonuncusu; sakin gün.

Günün yarısını bahçedeki salıncakta kitap okuyarak geçirdim ve öğle uykusu denen ustalık sanatını icra ettim. Diğer yarısını ise, en son keşfettiğim şu bloğun içinde çok büyük keyifle gezinerek, sorduğu soruları düşünerek, hak vererek ya da karşıt duygular hissederek geçirdim. 

Yıllardır yazan blogları böyle yıllar sonra keşfetmiş olunca da, ne bileyim, hem utanıyorum, hem seviniyorum, tuhaf bir duygu..... Sanırım iki aydır "her gün yazanlar" güruhuna eklenmiş kendisi de, o nedenle ilgini çekebileceğini düşünerek, paylaşmak istedim. 

Şimdi ise, bir yandan Berlin tayfasının dönmesini "bekliyor", bir yandan da A Man in Full'u izliyorum. Erkek olmanın da zorlukları varmış hakikaten, testosteron da başa bela bir başka hormon aslında....... 

Hormon bilimi hakkında ne kadar az şey biliyoruz ve üstelik, hayatımız üzerinde ne kadar büyük bir gücü olduğunun farkında bile değiliz! Bu beni biraz umutsuzluğa itiyor, belki de günün birinde, sis perdesi kalkınca, gerçekten sadece bir makine olduğumuzu fark edeceğiz.. Ve dışarıdan ufak bir müdahaleyle, onu azalt bunu arttır düğmesiyle, ne kadar çok şeyi değiştirebileceğimizi de keşfedeceğiz. Bu büyük bir devrim olacak mutlaka. İyi yönde mi, daha da kötü yönde mi; işte ondan emin değilim... 

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Mutluluk ve öfke

Bugün de küçük kızımın doğum günü :) 20 sene önce giden köpeğimin yerine, hayat bana onu 20 sene sonra aynı gün vermiş... Belki daha önce verseydi, bu kadar hazır olmayacaktım.....

Yazar komşum C. uğradı ve tüylü bir peluş hayvan armağan etti ona. Bayıldı bizimki, orasını burasını dişliyor, çıkan viyyk sesine meftun. Bana da tek kişilik pasta getirmiş "baksana aynı bizim kızın pasta hali" diyerek :)) Hakikaten öyle...

Biz de bu fırsattan istifade bir kahve eşliğinde psikanaliz yaptık birbirimize. Geçen haftaki öfke krizimi anlattım ve bana kendisinin BİLE öfkelendiğini söyledi. Evet hiç bağırma çağırma huyu yokmuş ama sesim tizleşiyor dedi.... 

Gülümsedim. 

Sesim tizleşiyor........

C.'nin öfkede geldiği son nokta.

Bazı insanları böyle, bazı insanları da öyle yapan nedir acaba bu öfke konusunda........?